PİLEVNELİ GALLERY, PİLEVNELİ MECİDİYEKÖY’DE “JOHAN CRETEN’IN “THE VİVİSECTOR”, CLEON PETERSON’IN “GÜNEŞİN İÇİNE BAK”, TOBIAS REHBERG’IN “BAZEN HİÇ OLMADIĞINDAN DAHA İYİ OLUR”, VE ERDOĞAN ZÜMRÜTOĞLU’NUN “TUZ ZAMANI” SERGİLERİNE MURAT PİLEVNELİ VE ASLI PAMİR EV SAHİPLİĞİ YAPTI

 

PİLEVNELİ Mecidiyeköy’ün ev sahipliği yaptığı Johan Creten, Cleon Peterson, Tobias Rehberg ve Erdoğan Zümrütoğlu’nun son dönem işlerinden oluşan “The Vivisector”, “Güneşin İçine Bak” ve “Tuz Zamanı” isimli yeni sergilerine sanatseverler büyük ilgi gösterdi.

Pilevneli Gallery kurucusu Murat Pilevneli, Aslı Pamir ve sanatçılar Johan Creten, Cleon Peterson, Tobias Rehberg ve Erdoğan Zümrütoğlu ev sahipliğinde yapılan “The Vivisector”, “Güneşin İçine Bak”, “Bazen Hiç Olmadığından Daha İyi Olur” ve “Tuz Zamanı” adlı sergilerin açılışına kültür-sanat, cemiyet ve iş dünyasından Ayşe Boyner, Cem Telvi, Ahmet Güneştekin, Bünyamin-Lamia Aydın, Demet Hanif, Kezban Arca – Koray Batıbeki, Sinem Yıldırım, Serra Türker, Mustafa Taviloğlu, Tuğçe Eyilik ve Zeynep Germen gibi isimler katıldı.

Johan Creten

“The Vivisector”

PİLEVNELİ Mecidiyeköy

Serginin başlığı Patrick White’in 1970 yılında yayımlanan ve yaratıcının ızdırabı,gerçeklik arayışı, varoluşun anlamı gibi evrensel düşünceleri inceleyen “The Vivisector” adlı kitabından doğdu. Çocukluğu boyunca Johan Creten’i etkileyen kitap,
onun sanatçı olma arzusunu ortaya çıkarmıştı. Sergide, çömlekten yapılmış, heybetli, insan benzeri gizemli üç baykuş heykeli (“The
Nose”, “Fatigue”, “The Vivisector”), sessiz ve ikircikli bir şekilde bizi karşılıyor. Yüzeylerinin parlaklığının zarafeti nedeniyle kutsal görünümlü heykeller, melankolik bakışlarıyla bizi Mısır tanrıları gibi dikkatle inceliyor. “Glory” serisinin iki başlıca
örneği adeta kozmik bir duruşa sahip. “View Points” serisine ait seri ise ziyaretçiyi oturup dinlenmeye ve düşünmeye davet ediyor.

Cleon Peterson

“Güneşin İçine Bak”

PİLEVNELİ Mecidiyeköy

Batı’nın resim tarihinde yer alan çoklu figürleri içeren örneklerinin birçoğunda belirli bir bakış açısından bir hikaye anlatılır. Jacques Louis David’in “The Intervention of the Sabine Women”ını (1799) ya da Francisco Goya’nın “The Third of May 1808” (1814)
hatta Pablo Picasso’nun “Guernica”sını (1937) göz önünde bulundurun; her bir örnekte tablolar, kurban ve saldırganı, kahraman ve kötü karakteri açıkça tanımlar. İlk bakışta, Cleon Peterson’un büyük tabloları ve ‘mural’leri geleneksel tarzda, ahlakî ve siyasallaşmış bir öykücülüğe boyun eğmiş gibi gözükebilir. Peterson’un ‘humanoid’ (insansı) yaratıklarının neredeyse aynı görünümdeki başka bir gruba dehşet veren bir acı çektirdiği katliam manzaraları korku, tiksinti, öfke, empati, acıma, endişe gibi duygularımıza derinlemesine dokunuyor. Aşırı duyarlı çağımızın fevri yandaş siyaseti ve daimi ahlakî öfkesinde, resimlerde gördüğümüz sahneleri otomatik olarak gerçek hayattaki durumlarla eşleştirebileceğimiz işaret ve sembolleri arıyoruz. Böylelikle duygusal tepkilerimizi nasıl çağdaş bir sıkıntı veya soruna doğrultabileceğimizi anlamaya çalışıyoruz. Fakat Peterson’un sanatında böyle bir yol gösterici işaret
bulunmuyor. Geçtiğimiz yıllar boyunca istikrarlı bir şekilde ilerleyen yapıtlarında Peterson günümüzün şartlarında nadir görülen bir şey yarattı: Objektif, tarafsız hatta ahlaksızca yapılan baskı ve mağduriyet üzerine bir çalışma. Peterson doğru ve yanlış, iyi ve kötü, gerçek ve aldatma gibi sorularla alakadar değil. Böyle basit (ve çoğu zaman yanıltıcı) ahlakçı pozisyonlar konunun dışında.

Sanatçının daha önceki serilerinde yer alan baskıcı karakterleri modern Amerikan polisinin üniformaları veya Nazi Almanyası’nın Nazi ‘kahverengi gömlekleri’ni anımsatan Faşist üniformalarıyla işaretlenmişken, bu sergideki işlerde iki taraf da fizyonomik olarak tamamıyla aynı: Kaslı gövdeli ve daralmış boyunlu, iri kıyım, hayvani figürler… Ara sıra dahil edilen kadın kurbanların haricinde. Dikkat edilen
nokta şu ki iki taraf teorik olarak birbiriyle değiştirilebilir; siyah kolaylıkla beyaz, beyaz kolaylıkla siyah olabilir. Herhangi bir tarafa biçilmiş, değiştirilemeyecek ideolojik bir değer ortada yok.
Peterson’un düşünceleri, katılımcılarına muhafız veya mahkum rolünün verildiği, adı çıkmış Stanford Hapishane Deneyi’nden etkileniyor. ‘Muhafız’ların otoriter tutumlarının hızla daha aşırı, hatta sadistleştiği, ‘mahkum’ların çoğunun ise isteyerek psikolojik istismara boyun eğdiği deney altı gün sonra yarıda kesiliyor. Sanatçı aynı zamanda Carl Jung’un ‘gölge’ kavramına da parmak basıyor; bilinçaltı
benlik, bilinçli egonun karanlık ve mantıksız tarafı. Peterson tablolarındaki siyah gölge figürleri beyaz benzerlerinin üstüne düşerken, kurbanlar ile özdeşleşerek gölgeleri ‘diğer’, insan dışı, hayvansı, uzak bir zaman veya yere ait olarak düşünmek cazip geliyor.

Siyasi (ve sosyal) söylem hızla sosyal medya vasıtasıyla sanal bir dünyanın içine girerken, aşırılık ve hizipçilik hem mikro hem makro açıdan yükselişte. Artık güç ve şiddetin sadece militarist veya bürokratik bir seviyede var olmadığını, kişisel etkileşimlerimizin yaygın dinamiklerinde de karşımıza çıktığını görüyoruz. Davranış şekilleri insanlık tarihi boyunca kendini tekrar ediyor. Peterson’un konusu defansif duruş veya erdem sinyalleri yerine saldırganlık ve misillemenin birleşimi: Mağduriyet ve zorbalığın döngüsel doğasında var olan, doğru (veya yanlış) koşullarda hepimizin yüzleşmek zorunda olduğu, içimizde uyku halinde duran şiddet kapasitesinin varlığı, ahlaksızlık ve eski kuşaklardan gelen bir yozlaştırma eylemi.

Peterson’a göre insan ruhunun gizli gölge tarafı düşüncesi, Romantik sanatçı ve filozofların ‘doğal yücelik’ kavramına benzer. Güneşin içine bakmak, kendisine bakılmasını reddeden, aynı anda birden fazla yerde olan, insan vücudunun refleks olarak görmemeye programlandığı bir şeye bakmak gibidir. Acı hafifleyince parlak beyaz güneş, siyah bir nokta olarak devam eder. Işığının yokluğu, bir boşluk: Güvenilirlik ve kesinlik yerine şüphe ve kaygıyla dolu bir boşluk…

 

Erdoğan Zümrütoğlu

“Tuz Zamanı”

PİLEVNELİ Mecidiyeköy

PİLEVNELİ Mecidiyeköy, 10 Eylül – 27 Ekim 2019 arasında Erdoğan Zümrütoğlu’nun son dönem işlerinden oluşan “Tuz Zamanı” isimli yeni sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Alman sanat yazarı ve eleştirmen Hans İrrek, sanatçının bu yeni sergisi için kaleme aldığı metinde öncelikle PİLEVNELİ Mecidiyeköy’ün geçmişine dikkat çekiyor: “Erdoğan Zümrütoğlu’nun 'Tuz Zamanı' sergisi efsanevi bir ortamda gerçekleşiyor. Nerede mi? 1930 yılında İstanbul'un Mecidiyeköy semtinde Robert Mallet-Stevens tarafından uluslararası tarza sahip bir mimari ile inşa edilen ve uzun yıllar özenle korunduktan sonra mimar Emre Arolat tarafından tamamen yenilenerek yeni bir ışıltıya kavuşturulan Likör Fabrikası’nda. Buradaki heyecan verici ambiyansı gören herkes, galerinin kurucusu Murat Pilevneli'nin, Zümrütoğlu'nun resimlerini bu mekanda sergilemek için neden bu kadar çaba sarf ettiğini ve aslında bu konuda ne kadar zekice bir karar aldığını çok daha iyi anlayacaktır. Çünkü Zümrütoğlu’nun olağanüstü büyüklükteki resimleri, sadece burada nefes alabilir ve etkilerini ancak
burada tam olarak gösterebilirdi.” İrrek yazısında Erdoğan Zümrütoğlu’nun resimlerini ve yeni sergisini ise şöyle yorumluyor: “Son yıllarda, uluslararası alana bakıldığında dahi, çağdaş ve ünlü ressamların geleneklerine sahip olan, ancak tamamen kendi tarz ve renkleriyle, esinlenilmesi, örnek alınması güç eserler yaratabilen bir sanatçıyla çok nadir karşılaşıyoruz. Sanatçıların kendine özgü mitolojisinden doğan çizimlere rastladığımızda ise büyülenmiş gibi hissediyoruz. Zaman zaman Bacon, Dubuffet ya da Hollandalı ressam Appel’in vahşi, doğal ve dizginlenmemiş yaratıcılığını hatırlatan sanatsal çalışmalarla karşılaşsak da, biraz daha incelediğimizde bu benzerliklerin soluklaşarak hızla kaybolduğunu görüyoruz. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde Erdoğan Zümrütoğlu’nun resimlerinin, kişiyi hemen duygusal olarak kendine çeken büyüleyici bir etkiye sahip olduğunu görüyoruz. Tasarladığı varlıklar, figürler, portreler, tuvalde serbestçe hareket ediyor ve ressamın aktardığı enerjiyi dolu dolu yansıtıyor. Öyle ki insan resim sanatının evrensel imkan ve sınırlarının, ressamın entelektüel ilgi alanlarıyla, eğitim düzeyiyle paralel olarak genişlediği duygusuna kapılıyor.

Felsefeye olan ilgisi, müzik ve şiire olan sevgisiyle Zümrütoğlu, akarak yeni resimlere şekil veren dev bir ilham havuzu oluşturmuş. Ancak bu ilham havuzunu besleyen diğer önemli bir şeyin, sanatçının psikolojik ve duygusal durumu olduğu da unutulmamalı.

Zümrütoğlu’nun hızlı fırça darbeleriyle, renklerin dinamiğinde çözülen portreleri incelendiğinde, sanki eserini her bir detayıyla paylaşmak istemiyor, onu acımasız bir gerçeklikten korumaya çalışıyormuş izlenimine kapılıyorsunuz. Sanatçının bu yaklaşımı resmi, hep süren bir tasarım gibi değerlendirerek yaratıcılığa gerçek anlamda tamamlanma fırsatı vermeyen Giacometti’yi hatırlatıyor. Sanatçı, çok sayıdaki dar vizyonlu konseptlerin arasında kaybolmak yerine, vizyonunu tuvalde geniş alanlara özgürce yansıtarak, kendini uluslararası alanda ispatlayan nadir yeteneklerden biri oldu. Bu tarzıyla, Zümrütoğlu’nun, Monet’nin nilüferlerinden hayalindeki alanlar için insanlara somut görme deneyimi yaşatabilen Barnett Newman’a kadar uzanan bir geleneğin çizgisinde hareket ettiği söylenebilir. Erdoğan Zümrütoğlu, farkını ‘Tuz Zamanı” sergisine de yansıtıyor; sahip olduğu heykeltıraş bakış açısını belgeleyerek sanatındaki bilinmeyen bir yönünü daha ortaya çıkaran özel bir enstalasyon tasarlıyor.”

TOBIAS REHBERGER

”Pişmanlık”

PİLEVNELİ Mecidiyeköy

PİLEVNELİ Mecidiyeköy, 10 Eylül – 27 Ekim tarihleri arasında Tobias Rehberger’in izleyiciyi bir gölge oyununa davet eden çalışması ”Pişmanlık” ve fayanslardan oluşan bir diğer enstalasyonuna ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sanatçının bu işleri PİLEVNELİ Dolapdere’de 9 Eylül – 2 Kasım 2019 tarihleri arasında yer alacak ”Bazen Hiç Olmadığından Daha İyi Olur ” isimli sergisinin yanı sıra izlenebilecek. Tobias Rehberger, seyircisini Dolapdere’de davet ettiği deneyimi Mecidiyeköy’de taşıyor. Rehberger, 2014’de Schirn Kunsthalle, Frankfurt’ta da sergilediği heykeli ”Pişmanlık” ile izleyicinin eserden kendi anlamını çıkarmasını istiyor.

Eski neon tüpler, lunapark ve reklam ışıkları, çelikten oluşan eser, ışık-gölge oyunu yaratıyor. Rehberger izleyicinin asıl sanat eserinin hangisi olduğunu anlamamasını hedefliyor; çelik heykel mi yoksa yerdeki gölge mi?Rehberger aynı zamanda fayanslardan oluşan enstalasyonunu PİLEVNELİ Mecidiyeköy’de sunuyor. İlk defa Fondation Beyelere’de, daha sonra 2015’de Art
Basel Miami Beach’de sergilenen işinde sanatçı, toplumun ahlaki koruyucu olarak gördüğü çağdaş medyayı mecazen eleştiriyor. Rehberger günümüzde sıkça karşılaştığımız görüntüleri çelişkili bir biçimde hem pikselleyen hem de açığa vuran çağdaş medyayı ele alarak seyirciyi yeni sorularla sergiden ayrılmaya teşvik ediyor.

 

Sergi;  #Fairmont ,  #PriveePR ,  #Jotun ,  #Nespresso ,  #Kalebodur  ve  #Mutlubiev ’in katkılarıyla gerçekleştirilmektedir.  #birlikteguzel