GÖKHAN ÇINAR Uzman Klinik Psikolog ve Yazar

Uzmanlık alanı Klinik Psikoloji olan Gökhan Çınar, İlk kitabı “Geçecek mi?” de hayatın farklı dönemlerini, şahit olduğu insan hikayelerini, duygu, düşünce ve davranışlar üzerindeki terapist gözlemlerini aktarmaktadır. Bugünlerde ise; gündemden düşmeyen konukları ve birbirinden değerli isimlerle çektiği Youtube ‘deki Katarsis adlı programı ile fark yaratıyor.

Uzmanlık alanınız klinik psikoloji ve sizi bu işiniz dışında da çok farklı yerlerde görüyoruz. Gerçekleştirdiğiniz Katarsis ve Katarsis X-TRA programları kamuoyunda büyük başarılar elde ediyor. Bu süreç nasıl başladı? Bize biraz kendi hikâyenizden bahsedebilir misiniz?

Medyada çalışmaya çok küçük yaşta başladım. 12 yaşında radyoda çocuk programı sunuyordum. Radyo stüdyosunda büyüdüm diyebilirim. Yıllar geçti, psikoloji bölümünü seçtiğim dönemde televizyonda program yapıyordum. Sonrasında klinik psikoloji yüksek lisansı yapıp radyo televizyon doktora programına başladım. Terapi eğitimlerim ve terapist olma sürecim devam ederken medya çalışmalarımı da sürdürdüm. İki meslekte de kendimi tanımladığım, yaşam enerjimi aktardığım, tamamlandığım şeyler var. Ortak noktaları iletişim. Ama ikisinin mesleki kurallarına baktığımızda çok ciddi ayrımlar var. Birinde seans odasının etik kuralları ve gizliliği var. Diğerinde herkesin varlığıma şahit olduğu bir açıklık var. Benim için bütünümün iki parçası gibi medya ve psikoloji. Her iki meslekle de var olduğumu hissediyorum.

Katarsis ve Katarsis X-TRA programlarının başlangıç fikri nasıl gelişti? Bu denli ses getirebilmiş olmak beklediğiniz bir durum muydu?

Bundan 12 yıl önce yüksek lisansımı tamamladığımda psikoloğumdan kendi psikoterapi desteğimi almaya devam ediyordum. Psikoterapist olarak da danışan görmeye başlamıştım. Zor yaşantıları, keskin dönem noktalarını, utanç anılarını konuşmak kolay değildir. Ama doğru bir eşlikle, bu anıları ve duyguları paylaştıkça yüklerin hafiflediğini gördüm. İnsanın bastırdığı duygularla sınavı bitmiyor. Konuşulmayan, paylaşılmayan duygusal acılar fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklara dönüşüyor. Bu yüzden yükleri hafifletmek gerekiyor. Bir gün, gerçekten buna gönüllü olan, hazır olan, içini açmak isteyen konuklarımla psikolojik bir sohbet programı yapmayı hayal ettim o dönem. Yıllarca da bekledim. Kendimi doğru ifade edebilmek için, mesleki yeterliliğimden emin olmak için bekledim. Programı 1,5 yıl önce TV kanallarına götürdük ama cesur bir format olduğu için çok yanaşan olmadı. Sonra dijital dünyada bu programı daha fazla insanla paylaşabileceğimize inandık. Bu kadar ses getireceğini hayal ediyordum ama tahmin etmiyordum açıkçası. Hızlı tüketen, olumsuz duygulara duyarsızlaşan, zor hayatları görmezden gelen bir kalabalıkta 100 kişi bile bize eşlik etse yeter diyordum. Sonra o stüdyoda, o kırmızı koltukta başka bir samimiyet doğdu. İnsanlar orda yaşanan korkuyu, öfkeyi, utancı, mutluluğu ve üzüntüyü kendisine ortak bulmaya başladı. Yaş grubu olarak da
daha yetişkin bir kitle YouTube’da bize eşlik etmeye başladı. Şaşırdım ve çok da sevindim.

 

Yaptığınız işte bir taraftan Türkiye’nin en ünlülerini bir diğer taraftan toplumun en ucundaki kişileri programınıza konuk ediyorsunuz. Bambaşka duygular, bambaşka hikâyeler… Bu programlardaki süreçlerden de bahsedecek olursanız eğer, neler hissettiriyor? Bu insanları nasıl ikna ediyorsunuz? Programda yaşadığınız zorluklar oluyor mu?

Katarsis’de sahne ışıkları altındaki insanların bizimle ortak taraflarını görüyoruz. Yaşam koşullarımız farklı olsa da, başka anılardan gelmiş olsak da duygularımızı yaşarken birbirimizden farkımız yok.

Katarsis X-Tra’da ise yabancılaştığımız, duyarsızlaştığımız ve bazen ötekileştirdiğimiz insan hikâyeleriyle temas edebiliyoruz. Bir hayat kadınından, cezaevinde otuz yıl geçirmiş bir eski mahkûmdan, şiddet görmüş bir trans bireyden, bir evsizden hayatla ilgili öğrenecek çok şeyimiz var. Bu insanlar kendi hayat ışıkları onlardan alınsa da umutlarını karanlığa gömmemişler. Gerçek hikâyeleri, maskesiz ve samimi bir şekilde paylaşınca herkes kendi hayatından izler bulmaya başladı bu programlarda. Ben de o koltukta o duyguları konuğumla birlikte yaşıyorum. Bazı bölümlerde nasıl dayanıyorsunuz? diye soruyorlar. Zorlanıyorum tabi ki. Utanıyorum, üzülüyorum, kızıyorum…. Ama alanda kendimi korumak için bir eğitim sürecim de oldu. Konuğuma eşlik etmeye, onun yanında
kalmaya, doğru soruları sormaya her koşulda devam etmem gerektiğini biliyorum. Aslında kimseyi programa gelmesiyle ilgili ikna etmek için çok çaba harcamıyoruz. Biz teklif götürüyoruz, niyetimizi anlatıyoruz. Gelmek isteyen geliyor. Katarsis veya Katarsis X-Tra’ya bir konuğun isteksiz gelmesi halinde programda o özel diyalog yaşanamaz. Programlarda yaşadığımız en büyük zorluk çekimlerde uzun molalar vermek olabiliyor. Konuğum zorlandığında onun istediği kadar beklemeliyiz. Bir duygunun ağırlığını hafifletmek için konuğumun ihtiyaçlarını kollamanın ve ona destek vermenin önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Sayenizde tanıdığımızı sandığımız birçok ünlü ismin gerçek hikâyelerine şahit oluyoruz. Bu
bölümlerin geri dönüşleri nasıl oluyor?  İsim verecek olursanız eğer, konuk ettiğiniz bu ünlü
isimlerden aldığınız tepkiler nasıl?

Katarsis’in konuğu olan sanatçılarla her aşamada iletişim halindeyiz. Davet ederken, programı çekerken, kurgu aşamasında fikirlerini alıyorum. Programın akışı gereği sorularımı onlarla önceden paylaşmıyorum ama yanıtlamak istemedikleri soruları veya anlatmaktan pişman oldukları bölümleri çıkartabiliyorum. Genelde geri dönüşleri “– oh be” diyerek oluyor. İlk defa kendilerini duygu dilinden ifade ettikleri bir programa katıldıklarını, gerçekte kim olduklarını anlatabildiklerini söylüyorlar. Kalben mesela, o kadar sahici ve içtendi ki… Bunun yansımalarını o da ben de keyifle takip ettik. Sumru Yavrucuk ile yaptığımız “Koruyucu Aile Olmak” bölümü sonrasında bu konuda ne kadar çok yeni başvuru olduğunu birlikte gördük. Manuş Baba, İrem Derici, Can Bonomo, Melek Mosso bölümlerinden sonrada çok güzel dönüşler aldığımızı gördük. İlk bölümü Gökhan Türkmen’le yapmıştık. Bölümü yayın öncesi birlikte izledik. Orda güldüğümüz yerlerde yine birlikte kahkaha attık. Programın hüzünlü kısımlarında yine karşılıklı gözlerimiz doldu.

Bunlar dışında bir de kitap kaleme aldığınızı biliyoruz. Geçecek mi? isimli kitabınız da büyük başarılar elde etmiş. Kitabınızdan da bahsedebilir misiniz? Yeni kitap çalışmaları gelecek mi?

“Geçecek mi?” de tüm yazılar insanın “insanca” halleri üzerine. 38 deneme var kitapta. İnsan hallerini ve farklı duyguları anlatıyorum. Duygularından kaçınan var, duygularına duyarsızlaşan var, onları dolu dolu hisseden var, o duygudan hiç çıkamayacağını düşünenler de var. Ne yaparsak yapalım o duygular oradalar. Yaşadıklarımızın ağırlığına göre kendi hikâyemizde, farklı durumlarda tüm bu duyguları yaşıyoruz. O yüzden tüm bu duyguların yer aldığı her yazı birçok insanın hikâyesi diyebilirim. Kiminin hayatının merkezinden bir hikâye, kiminin şahitlik ettiği bir durum. Bazılarımız yaşayıp tamamladık, bazılarımız hala yarım kalanla mücadele ediyoruz. Bazen terapi seanslarımdan bazen çevremdeki insanlardan bazen de kendi yaşamımdan gördüğüm hallerimizi yazdım. Sadece sıkıntıyı değil, umudu da yazdım kendi bildiğim dilde. Kitabımdaki her yazı birer insan hali. Kitap formüller verip sıkıntıların nasıl geçeceğini anlatmıyor. Geçmesi için kendi içimize dönüp kendi halimizden nasıl anlayabileceğimizi anlatıyor.

Yeni yıldan bekledikleriniz ne yönde? Sizce 2020’de neler olur? Hissettiklerinizi öğrenebilir miyiz?

Olan olur, olmayan olmaz. Olanı kutlayıp olmayanla ne yapacağımıza, nasıl yeni adımlar atacağımıza bakarız yeni yılda da. “Yeni” hepimiz için bir motivasyon kaynağı olabiliyor ama tarihlere, dönemlere, günlere anlam yüklemekten yana değilim. Her dönemde, hayatım ve hayatlarımız için daha fazla çocuksuluk, empati, vicdan, psikolojik/fiziksel sağlık ve ihtiyaçlarımızı karşılama enerjisi diliyorum.